27 Haziran 2013 Perşembe

~ Klavye, Klozetten 400 Kat Daha Kirli....!!!!! ~




Daily Mail gazetesi dünyanın en iyi üniversitelerinde yapılan araştırmaları bir araya getirerek evlerdeki görünmeyen bakteri ve mikroplara karşı bir rehber hazırladı.

... İşte Evdeki Mikrop Yuvaları.....

KLOZET: Arizona Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre klozetler aslında bir bilgisayar klavyesinden tam 400 kat daha az kir taşıyor.

YASTIK Yastıklar tahmin edildiğinden çok daha fazla bakteri içeriyor. Barts and the London NHS Vakfı'ndan bilim adamları iki yıl boyunca kullanılan yastıkların ağırlıklarının 3'te birinin ölü veya canlı maytlar, ölü deriler ve bakterilerden oluştuğunu açıkladı.

YORGAN: Worcester Üniversitesi bilim adamları inceledikleri yorganlarda yaklaşık 20 bin bakteri ve mayt buldu. Yorganların 6 ayda bir yıkanması gerekiyor.

KLAVYE: İngiltere'de 2008 yılında yapılan bir araştırmada incelenen 33 klavyeden 4'ünde e-coli bakterisi tespit edildi.

HALI: Halılar da yastıklar gibi pek çok mayt ve bakteri içerir. Elektrik süpürgeleri bunları yeterince iyi temizlemez. Arizona Üniversitesi'nde incelenen elektrik süpürgelerinde e-coli bakterisi tespit edildi. Uzmanlar süpürgelerin fırçalarının haftada bir kez sıcak su ve sabunla temizlenmesini öneriyor.

KÖPEK MAMA KABI: ABD'de yapılan bir araştırma köpeklerin mama kaplarının insanların diş fırçalarından bile daha temiz olduğunu ortaya koydu.

DİŞ FIRÇASI: Manchester Üniversitesi tarafından yapılan bir inceleme sonucunda diş fırçalarında 10 milyon bakteri tespit edildi. Uzmanlar fırçaların 3 ayda bir değişmesi gerektiğini söylüyor.

BULAŞIK SÜNGERİ: ABD Salgın Kontrol Merkezi süngerlerin 6 santimetrekaresinde yaklaşık 130 bin bakteri olduğunu açıkladı.

MUTFAK TEZGÂHI: Mutfak tezgâhları çöp kutusundan bile daha kirlidir. 6 santimetrekareye 500 mikrop düşüyor...


25 Haziran 2013 Salı

~ Ne Dersiniz? .... Denemeye Değer!...~




Eski fotoğraf filmleri ile yapılan masa lambası. Denemeye değer harika bir fikir!..


 (hiç olmazsa eski filmler bir işe yaramış olurlar)


23 Haziran 2013 Pazar

~BERÂT GECESİ’NDE İBÂDET~


Bu akşam Şa’bân-ı şerîfin 15’inci gecesi yâni Berât Gecesi’dir. Bu gecede hiç olmazsa bir Tesbîh Namazı kılınır. Berât gecesinde kılınması tavsiye edilen “Hayır namazı” vardır. 100 rek’atlik bu namazı kılan kimse o sene ölürse, şehitlik mertebesine nâil olur.

Namaza şöyle niyet edilir:

“Yâ Rabbi, niyet ettim senin rızâ-yı şerîfin için namaza. Beni afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Kasvet-i kalbden, dünyâ ve âhiret sıkıntılarından halâs eyleyip, süedâ defterine kaydeyle.”

Her rek’atte Fâtiha’dan sonra 10 İhlâs-ı şerîf okunur. İki rek’atte bir selâm verilerek 100 rek’ate tamamlanır.

Namazdan sonra; Allâhü Teâlâ’nın “Hû” ism-i şerîfinin ebced hesabına göre değeri 11’dir. Resûlullah Efendimiz’in isimlerinden “Tâhâ”nın ebced hesâbıyla değeri de 14 olduğu için,

Aşağıdaki 11 şey 14 adet okunur. Bunlar;

1. İstiğfâr: 14 kere,


2. Salevât-ı şerîfe: 14 kere,

3. Fâtiha-i şerîfe (Besmeleyle): 14 kere,

4. Âyetü’l-Kürsî (Besmeleyle): 14 kere,

5. Tevbe Sûresi’nin son 2 âyeti olan “Lekad câeküm...” (Besmeleyle): 14 kere,

6. 14 kere “Yâsin, Yâsin...” dedikten sonra 1 Yâsîn-i şerîf. (Yâsîn-i Şerîfte 7 zâhirî, 7 bâtınî “mübîn” vardır, böylece o da 14 olur.)

7. İhlâs-ı şerîf (Besmeleyle): 14 kere,

8. Felak Sûresi (Besmeleyle): 14 kere,
9. Nâs Sûresi (Besmeleyle): 14 kere,

10. “Sübhânellâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm”: 14 kere,

11. Salevât-ı şerîfe (Salât-ı Münciye okumak daha fazîletlidir): 14 kere okunur ve duâ edilir.

(Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat)

__________________________________________

“Şabanın on beşinci gecesi güneş batınca Allâhü Teâlâ muhakkak fecir (sabah namazının vakti) oluncaya kadar: 'Benden mağfiret dileyen yok mu, onu mağfiret edeyim, benden rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım, belâya uğramış (ve benden âfiyet isteyen) yok mu, ona âfiyet vereyim. Fecir doğuncaya kadar şöyle olan yok mu? Böyle olan yok mu?' buyurur.”~Hadîs-i Şerîf, Sünen-i İbn-i Mâce~

Rabbim; Bu Gece Bizleri;
Berat kandilinden istifade ederek beratını alanlardan eylesin. Tüm insanlığa, Tüm Aleme hayırlara vesile olması niyazıyla.

Berât Gecemiz Mübarek Olsun... Selam ve Dua ile....

22 Haziran 2013 Cumartesi

~ Çikolata Kaplı Kivili Lolipop ~




Yapılışı oldukça basit, tadı enfes, bilhassa çocuklar için hoş bir ikramlık. Yapmanız gereken, kivileri ince olmayan yuvarlak dilimler halinde kesmek ve dondurma çubuklarına geçirmek (bazı marketlerde bu çubuklardan satılıyor). Çubuklu halde duran kivileri buz dolabına veya dondurucuya koyup bir süre bekletmeniz gerekiyor (*) .. Daha sonra çikolatayı benmari usulu eritin, dolaptan çıkardığınız kivileri bu sosa batırın, çikolatanın hemen donduğunu göreceksiniz. Bu şekilde dilediğiniz meyveleri kullanarak çeşitli tatlar yapabilirsiniz. Çocuklar ve hala çocuk kalanlar için harika bir tat ve hoş bir sunum. Selam ve Dua ile...

(*kivileri kestikten ve saplarını taktıktan sonra dolapta bekletmemizin sebebi; çikolatanın kivilerin üzerinden akmaması için gerekli bir  püf noktası)..


20 Haziran 2013 Perşembe

~ KAHVENİN HATIRI ~


  

Eski bir hikayedir, vaktiyle İstanbul’da Yemiş İskelesi’n de kahvecilik yapan ve başından türlü maceralar geçtikten sonra âma düşen bir adamdan naklen Üsküdarlı halk şairi Vasıf, ondan da naklen Reşad Ekrem şöyle kaydediyor (İstanbul Ansiklopedisi V, 2808):

Bu adamın “Bir gün kahvehanesine bir yeniçeri gelip,

– Hey arkadaş!. Hep müşterilerine birer kahve yap, lakin şu kâfire yapma, demiş. Kâfir dediği de bir köşede oturup nargile içen bir Rum gemi kaptanı imiş. Âma hiç şüphesiz ki o zaman gözü açık, birer kahve yapıp vermiş. En sonra da iki kahve yapıp,

– Kaptan, biz de seninle içelim!.. diye Rum müşterinin yanına oturmuş. Yeniçeri,

– Heeyy!.. Ben sana o kafire kahve yapma diye tenbih etmedim mi? deyince kahveci de,

– Kaptana yaptığım kahve senden değil, ocaktandır ağa!.. cevabını vermiş.

Aradan zaman geçmiş.

Sisam adasında büyük bir isyan baş göstermiş. Kahveci de yeniçeri ocağında kayıtlı asker olduğu için adaya sevk edilmiş. Askerin arasında şuyû bulduğuna göre Sisam’da asi olan Rumlar, ele geçirdikleri Türk esirleri bir meydanda müzayede ile satarlar, arttırıp alan da hemen boğazlayıp kesermiş. Müzayede ile esir satmaktan kasıtları da, isyan hareketini beslemek için bir nevi yardım toplamakmış. Gün gelmiş, Yemiş İskelesi’nin kahvecisi de Rumların eline esir düşmüş ve diğer esirlerle birlikte o meydanda satışa çıkarılmış. İstekliler kaç kişi ise karşılarına dizilmişler, bekleşirlermiş. O sırada tepeden tırnağa silahlı bir Rum gelmiş. Bunları gözden geçirdikten sonra bir iskemleye oturmuş. Müzayede de başlamış. İlk, bir paradan başlarlarmış. Bir canda beş paraya, on paraya kadar çıkarmış. Sıra kahveciye gelince iskemlede oturan o silahlı adam yekden,

– Beş kuruş!.. diye bağırmış.

Arttıran olmayınca da esiri alıp bir muhafız nezareti altında şehirden çıkarmış. Zavallı kahveci,

“Beni beş kuruşa aldığına göre kim bilir ne gibi işkencelerle öldürecek!?..” diye düşünürken, ıssız bir yerde o silahlı Rum,

– Korkma, demiş, sen beni tanımadın ama ben seni tanıdım. Hani bir yeniçeri bana hakaret ettiği zaman sen onu dinlemeyip bana kahve ikram eden Yemiş İskelesi’ndeki kahveci değil misin?!... Kucaklaşıp öpüşmüşler.

Bir fincan kahvenin hatırını sayanlardır ki asi de olsa, şakî de olsa mert adamdır.”

___________________________________________

Ben yaşanmış Osmanlı Hikayelerini çok seviyorum, her birinde ayrı bir ders, ayrı bir ibretlik hadise var. Tabi anlayıp idrak edene ne mutlu. ...Selam ve Dua ile inşaAllah...

(yine silinen eski blogumdan hatıra kalan bir yazıydı, hatırlayanlar vardır belki.. yakında benim bu silinen eski blog muhabbetimden gına gelmez umarım)


17 Haziran 2013 Pazartesi

~Dondurulmuş Limonun Şaşırtıcı Faydaları~


Limon denince aklımıza ilk önce limon suyu ve C vitamini gelir. Limonu dondurduktan sonra kullanmayı eminim bir çoğumuz düşünmemişizdir. Ama bakın donmuş limonun bize ne gibi faydaları var. Uzmanlar araştırmış, bana da aşağıdaki bilgileri sizlerle paylaşmak düşmüş. Okuyalım, unutmayalım ve uygulayalım! :) .. Selam ve dua ile..

Limonu yıkayıp buz dolabınızın buzluk bölümüne koyarak dondurun. Gerektiğinde limonu rendeleyerek her türlü yemeğinize kullanabilirsiniz. Kabuğuyla rendelenen limonun sadece suyunda bulunandan 5 veya 10 kat daha fazla vitamin içerir. Ayrıca rendelenmiş limonun dinçleştirici ve vücuttaki toksinleri giderici etkisinden yararlanacaksınız. İşte bunun için limonu buzluğa koyun, donsun ve her gün yemeklerinizin üzerine rendeleyin. Böylece, yiyecek ve içeceklerinizi daha leziz hale getirip daha sağlıklı ve uzun yaşamın anahtarını elinize alın.

Limon (Citrus) kanser hücrelerini öldüren mucizevi bir üründür. Kemoterapiden çok daha tesirlidir. Limonun birçok vasfı sayılabilir ama en ilginci urlar, yumrular, kistler, tümörler üzerindeki etkisidir. Bu bitkinin her tür kansere iyileştirici etkisi kanıtlanmıştır. Bazıları onun her tür kanserin tedavisinde faydalı olduğunu söyler. Ayrıca geniş spektrumlu anti-bakteriyel olarak iltihaplara/enfeksiyonlara ve mantara karşı kullanılır. Dahili parazit ve bağırsak kurtlarına karşı etkindir. Çok yüksek tansiyona karşı kan basıncını düzene sokar. Anti-depresandır. Strese ve asabi bozukluklara karşı iyi gelir.

Limon ağacından elde edilen bileşiklerin, bütün dünyada kemo-terapide kullanılan ürünlerden 10 000 kat daha iyi olduğu saptanmış, kanser hücrelerinin gelişmesini yavaşlattığı gözlemlenmiştir. Daha da şaşırtıcı gözlem şudur ki: Limon özü kötü huylu kanser hücrelerini tahrip ederken sağlıklı hücrelere hiç zarar vermemektedir..




14 Haziran 2013 Cuma

~ ELVEDA ~



Elveda ayrılığın son aşaması.
Hele de veda edilen kişi çok sevdiğiniz biriyse, gidiyorsa!..
İnsanın içine oturan boğazında düğümlenen, kalbinde bir sızı oluşturan, uzaklaşarak kaybolması ile yüreğinize dayanılmaz bir hüzün çöktüren, kısa süren ama aklınızdan belki senelerce çıkmayacak olan eylem.

Bazen de, öyle acı vedalar vardır ki, son defa görüştüğünüzü bilememişsinizdir, onu son görüşünüz olduğunu.
Yeterince sıkı sarılamamışsınızdır ona.

"Gitme kal"
"Beni bırakma" diyememişsinizdir.

Vedalaşırken söylenebilecek binlerce şeyi söylememişsinizdir, çünkü yarın yine görüşürüz nasıl olsa diye düşünüyorsunuzdur o sırada, hadi olmadı öbür gün bir kahve içeriz dersiniz içinizden.
Bilmezsiniz ki, öyle bir yarın yok! bilmezsiniz... bilseniz daha çok bakardınız gözlerine, daha sıkı sarılırdınız ona, kokusunu öyle bir çekerdiniz ki içinize unutmamak için. Bilseniz yüzünü saçlarını ellerini öperdiniz ağlaya ağlaya...onu bir daha görüp göremeyeceğinizi, başka bir boyutta kavuşup kavuşamayacağınızı da bilmiyorsanız yapacak tek şey kalmıştır artık.

Ayrılırken, o veda edemediğiniz son görüşmeniz de söyleyemediğiniz her şeyi yazar durursunuz kafanıza, kağıtlara... Hiç iyileşmeyen bir yara olur artık, bütün o sesler ve kelimeler kulağınızda yankılanıp durur. "Seni seviyorum" dersiniz, "kendine dikkat et" dersiniz, "seni özleyeceğim" dersiniz.

Sarılamazsınız, koklayamazsınız, koruyamazsınız ama, her vedayı sonmuş gibi yaşamak lazım belki de o yüzden, ayrılırken sıkı sıkı sarılmak, koklamak, doya doya bakmak lazım sevdiklerimize.

Geri gelmeyecek bir an olabiliyor çünkü o veda anı, el sallayarak geçiştirdiğimiz veda etme anı, ve sonsuza kadar kanayabiliyor kalbimizde.


Ne zor şey...son bir kez daha bakılan o yüzde senden bir parça kalsın istersin hep. Susulur ya bir an, aslında en çok konuşulan zamanlardır onlar. Gülümseyerek hatırlasın beni diye de yüzüne yalandan kondurduğun kıvrımlarla "hoşçakal" dersin.
Geri döndüğünde o burada olsun diye dualar ederek
dünyanın en ağır, en acımasız, en diri hislerinin bir arada yaşanmasını sağlayan, dolayısıyla kişiyi yıpranmış ve mutsuz bir ruh haline büründüren acı bir haldir veda etmek.

Galiba adab-ı muaşeretini bilmediğimiz, bir türlü öğrenemediğimiz sevdalardan muzdaripiz ve bitirmeyi başlamak kadar kolay gerçekleştiremediğimiz için elimizde kalan bu gözyaşlarıyla yaşamaya mecburuz (hele de biraz fazla sulu gözlü ve ağlak biriyseniz (!), yandınız )..

Zordur veda etmek bir kişiye, sevgiliye, belki aileye, bir dosta ya da bir şehire, bazen evine, odana, mutfak balkonunda saatlerce oturup izlediğin manzaraya. Odanın duvarındaki mavi renk ağırlıklı tabloya... kim bilir kaç kere dalıp gittin o renklerin derinliğin de hayallere..."Elveda" diyemedin yine de, "hoşçakal" daha iyimser geldi belki de....

Çünkü geri dönüşü vardı, sen geri dönüşü olsun istiyordun.. Peki veda ettiklerin de istiyor muydu o geri dönüşü?...




Silinen blog sayfamdan hatıra kalan bir yazıydı... Aradım, taradım ve en sonunda bir sitede buldum... Yazılarınızı her ihtimale karşı arşivlemenizi öneririm. Benim gibi sonradan "ah, vah" dememeniz için...

12 Haziran 2013 Çarşamba

~SANKİ YEDİM CAMİİ




Osmanlı döneminde 18. yüzyılda yaşayan Keçeci Hayrettin Efendi isimli bir zât, padişahların yaptırdığı camilere imrenerek, kendisi de bir cami yaptırmak ister. Fakat cami yaptıracak parası olmadığından para biriktirmeye karar verir.

Bunun için de, şanlı devletin dört bir yanında yaşanan destanlara yeni bir destan ekleyecek uzun vadeli bir projeyi hayata geçirir.

Canı bir şey çektiğinde ve onu almaya karar verdiğinde almayıp fakat aldığını hayal ederek; "Sanki Yedim" (varsay ki yedim) deyip harcaması gereken miktardaki parayı da bir kenarda biriktirmeye başlamış.

20 yıl boyunca azimle biriktirdiği bu paralar bir cami yaptırmaya yetecek miktara ulaşınca da projesini tamamlayarak küçük de olsa bir cami yaptırmayı başarmış ve yaptırdığı caminin adı da halk arasında Sanki Yedim Camii olarak anılmıştır.

(Sanki Yedim Camii orjinali 1. Dünya Savaşı yıllarında, Unkapanı bölgesinde etkili olan büyük bir yangın sırasında büyük ölçüde zarar görmüştür. İstanbul'un Fatih ilçesinde yer alan ve 1959 yılına değin metruk hâlde kalan bina, bir süre marangozhane olarak kullanılmış, ancak daha sonra mahalle halkının topladığı yardım paralarıyla büyük bir onarım geçirerek tekrar yapılmıştır. Günümüzde caminin iç mekânı 100 metrekare büyüklüğünde olup, yaklaşık 200 kişi aynı anda ibadet edebilmektedir. Tek şerefeli, beyaz boyalı bir minaresi vardır. Bugün, cami çevresi ev ve apartmanlarla çevrilidir.)

5 Haziran 2013 Çarşamba

~Mi’rac Gecesi~



Receb’in 27′nci gecesi yani 26’sını 27’sine bağlayan gece “Mi’rac gecesi”dir. Bu gecede yatsıdan sonra 12 rek’at Hâcet namazı kılınır. Her rek’atte Fâtiha’dan sonra 10 İhlâsı şerîf okunur ve 2 rek’atte bir selâm vermek sûretiyle kılınır. Namazdan sonra:

4 Fâtiha-i şerîfe,

100 defa:

سُبْحَانَ ٱللهِ وَٱلْحَمْدُ ِللهِ

وَلاَ اِلٰهَ اِلاَّ ٱللهُ وَٱللهُ اَكْبَرُ

وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِٱللهِ ٱلْعَلِىِّ ٱلْعَظِيمِ

“Sübhâne’llâhi ve’l hamdü lillâhi ve lâ ilâhe ille’llâhü vallâhü ekber. Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyi’l azıym.”
100 defa da:

اَسْتَغْفِرُ ٱللهَ ٱلْعَظِيمَ وَاَتُوبُ اِلَيْكَ


“Estağfiru’llâhe’lazıym ve etûbü ileyk.”
100 defa salevât-ı şerîfe okunur.

Yukarıda târif edilen namaz 12 rek’at yerine 100 rek’at da kılınabilir.Bu namaz her rek'atte yüz ihlas okuyarak on rek'at kılınır veya on ihlas okuyarak 100 rek'atkılınırsa bunu yerine getiren mü'min bu namazın feyz ve bereketiyle huzur'i ilahiyeye namaz borçlusu olarak çıkmaz...

Kaynak : FAZİLET TAKVİMİ 


Miraç gecesinde iyi amel eden için yüz yıllık mükâfat vardır." (İmam-ı.Gazali) ....

Kandilimiz Mübarek Olsun... Selam ve Dua ile...



3 Haziran 2013 Pazartesi

~ BİLGİSİZLERDEN YORULDUM ~



Şeriat – Din – Tarih – Osmanlı – Ecdat – Namus ve ahlâk – Gençlik – Ne ilgisi var?..

“Şeriat” diyorsunuz, karşılığı şöyle geliyor: “Ay bunlar dört kadın almak istiyor, elimizi kesecekler, cebren başımızı örtecekler, özel hayatımıza müdahale edecekler, içkiyi yasaklayacaklar!”Ne ilgisi var?..

“Din” diyorsunuz, “Ay kalbim çok temiz” diye başlıyor, “dedem hafızdı” diye bitiriyorlar…

Beş İslâm şartı ile altı iman şartını doğru dürüst sayabilen mumla aranıyor. Rol icabı “lahavle” çekemeyen oyuncu, din konusunda ahkâm kesiyor.

“Tarih” diyorsunuz, “Bizim tarihimiz cumhuriyetle başlar” diye gevelemeye koyuluyorlar…

Öncesi yok! Cumhuriyet tarihine bile doğru düzgün vakıf olan yok! Bir sürü mehdiye, yüceltme sonrasında “uzanan elleri kıracağız” edebiyatı geliyor…

"Osmanlı” diyorsunuz, bilgisizliklerini kusuyorlar: “Padişahların anneleri yabancı… Padişahlar kardeşlerini katlettiler… Hacca bile gitmediler… Haremde zevk u safa sürdüler…”

Tek tek cevaplandırıyorsunuz, o zaman da başka telden çalmaya başlıyorlar:

“Siz Atatürk düşmanısınız, cumhuriyet düşmanısınız, laiklik düşmanısınız!”

Ne ilgisi var?..

“Ecdat” diyorsunuz, “Yahu heykelleri yok, sanatları yok, resimleri yok” diye sıralıyorlar… Ne mezartaşı sanatını biliyorlar, ne ebruyu, ne minyatürü…

“Namus ve ahlâk” konusunu açıyorsunuz, “Ahlâk beyindedir, belden aşağıda değil” diye tekerliyorlar…

“Fal” diyorsunuz, “fala inanma, falsız da kalma” diyerek güya ki vecize yumurtluyorlar:“İnanılmayan bir şeye nasıl bel bağlanır?” suali cevapsız kalıyor.

“Demokrasi” diyorsunuz, “Sayısal üstünlük değil, siyasal üstünlük” diye meydan okuyorlar…

“Kalkınma” diyorsunuz, “950 öncesinde her şey yolundaydı, sonradan Demokrat Parti çıktı ve her şeyi mahvetti” diyerek gerçeği tersine çeviriorlar…

“Gelişme” diyorsunuz, ideolojik nutuklar atıyorlar…

“Aile” diyorsunuz, “Bir imza ile insanları bağlamak çağ dışılıktır” diyerek karşı çıkıyorlar…

“Gençlik” diyorsunuz, “imam hatipli olmasın” şartını dayatıyorlar…

Ben bu bilgisizlikten ve ilgisizlikten bıktım!..

Slogancılıktan gına getirdim!..

Yüzeysellikten yoruldum!..

Tekerleme dinlemekten usandım!

Topyekün gelin, ama biraz bir şeyler öğrendikten sonra gelin…

En iyisi cahillikle ilgili birkaç “özlü söz”ü alt alta yazmak…

Basma cahilin izine, gitme şeytanın sözüne (Ruhsati).

Bilgisiz kimse, savaş davuluna benzer, içi boş olduğu için sesi çok çıkar (Sadi).

Bilgisizlik kolay ve rahat elde edildiği için, çoğunluk bilgisizdir (La Bruyere).

Cahil insan kendi kendinin bile düşmanıdır; başkasına dost olması nasıl beklenir (Sokrates).

Cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol (Mevlana).

Cehalet öyle binektir ki, üzerine binen zelil olur, arkadaşlık yapan yolunu kaybeder (Hz.Osman).

Hareket halindeki cehaletten daha korkunç hiçbir güç yoktur (Bernard Shaw).

Öğrenmek pahalıdır, ama cehalet ondan da pahalıdır (Henry Clausen).

Yavuz Bahadıroğlu

1 Haziran 2013 Cumartesi

~ Osmanlı Taksim Kışlası ~




“… Taksim'deki Topçu Kışlası ve merkezî bir çok ihtişamlı Osmanlı eseri İnönü’lü tek parti döneminde psikolojik harekâtın bir parçası olarak bilinçli bir şekilde yıkıldı. Şehirlerin merkezî yerlerindeki bu ihtişamlı askerî binalar Osmanlı’yı tüm ihtişamıyla milletin tarih hafızasında canlı tutuyordu. Bu da bazılarının zoruna gidiyordu. Yeşillendirmek, ağaç dikmek vs gibi bahanelerle böyle eserleri bilinçli bir politikanın icabı olarak yerle bir ettiler. Halbuki Topçu kışlasının hemen önünü betonlarla döşeyip Atatürk anıtı yaptılar. Maksat yeşillik, park-bahçe olsaydı kışlayı yıkmaya gerek yoktu.

Her neyse, bunlar sistemli bilinçaltı operasyonlarıydı. Bu Topçu Kışlası yıkıldığı sırada 160 yıllık bir eserdi, şuanda hala yerinde dursaydı 233 yıllık olacaktı. Bunu “restore” etmek bilinçli olarak yıkılan tarihi hatırlatacağı gibi, yıkanları da hatırlatacak. 30-40 ağaç dikmek bahanesiyle koskoca tarihi eserin yıkıldığını hatırlatacaktır. Oradan gelip geçen insanlar bu eseri gördüğünde meydana gelen psikolojik algı, bilinçaltı şekillenmesi bugünkünden çok daha farklı olacaktır …” 
(Sekizinci Henri)

*****
Resimdeki Osmanlı Taksim Kışlası 1939'da Taksim Meydanı Park ve Çevre Düzenlemesi için yıkılmış... Ecdat yadigarı bu güzelim eseri nasıl kıyıp yıkmışlar, anlamış değilim. Engel olmaya kalkanlara da malum, o devirde irticacı damgasını vurmuşlar..

Belirtmek isterim ki; ağaçların kesilmesine bende karşıyım, gerek kalmadan başka çözümler bulunur inşaAllah diyorum... Allah (c.c) başımızdaki idarecilere aklı selim olmayı nasip eylesin, ne diyelim... Bu yüzden, bir sürü saf, masum ve iyi niyetli insanlarımız zarar görüyor ve bazıları farkında olmadan birilerinin oyuncağı oluyorlar! maalesef (keşke bazıları her konuda bu kadar duyarlı olmuş olsalardı ve gerçekten iyi niyetlerine inanmış olsaydık (!) birlik ve beraberlik adına...)... Selam ve Dua ile...