29 Aralık 2013 Pazar

"Yabancı Ruhlar"




Sevgide, sohbette, arkadaşlıkta insanın en çok aradığı ve beklediği şey samimiyet ve dürüstlüktür.. Samimiyetsizlik ise muhakkak kendini her zaman belli eder...

Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “Ruhlar, değişik sınıflara göre dizilmiş ordular gibidir. Ruhlar aleminde birbirleri ile tanışanlar (ortak özellikler taşıyanlar), dünyada kolayca tanışıp kaynaşırlar. Orada birbirlerine yabancı olanlar, burada da zıtlaşıp dururlar.”

~ Buharî, Müslim, Ebu Davud ~


Demek ki bazıları ile daha Alem-i Ervah'ta başlamış yabancılığımız! Ne desek boş... Bunu yazmadan edemedim bu akşam....

(iyi ki varsın blogcan)


27 Aralık 2013 Cuma

İLAHİ- YAN DERDİNE DELİ GÖNÜL (Zafer Hoca)





~ DELİ GÖNÜL ~

Para puldur gelir geçer
Yan derdine deli gönül
Bir gün olur halin beter
Yan derdine deli gönül

Musallaya konduğunda
Cemaat saf durduğunda
Hoca seni sorduğunda
El ne söyler deli gönül

Omuzlara kaltığında
Kara yerde yattığında
Seven toprak attığında
Gel de dur de deli gönül

Kara yerde yalnız kaldın
Kime verdin kimden aldın
Kazandın mı kimden çaldın
Gel de söyle deli gönül


Cenab-ı Mevla Dini mübin-i İslam'a hizmet eden tüm hocalarımızın hizmetlerini makbul kılsın, gayretlerini arttırsın inşaallah... Vakti şerif Cuma, ahir ve akibet hayrola.....



10 Aralık 2013 Salı

Portakal Kabuğu ve Zeytinyağı İle Doğal, Aromatik, Mum ve Mumluk



Çocukluğumuzdan kalan bir hatıra; sobanın üzerine konan portakal kabuklarından çıkan yanık portakal kokusu :)

Yapılışı: Portakalı ikiye kesip içini çıkartıyoruz. Üst kabuğun tamamını temizliyoruz, kabuğun üzerine bıçakla şekiller çizebilirsiniz (üst kabuğu kapatınca ateşin sönmemesi için 5-10 delik açmak gerekli). Alttaki kabuğun beyaz çıkıntısını fitil niyetine kesmeden bırakıyoruz. Alt kabuğa şekildeki gibi zeytinyağı dolduruyoruz ve fitili de iyice yağlıyoruz (hatta yağ ile ovuyoruz). Alt ve üst kabuğun dışına karanfiller saplayıp denerseniz; yayılan rayiha sizi daha da mest edecektir...

Paylaştığım foto bana ait değil, ama bizzat denendi, test edildi. Sonuç; Mükemmel!...

ÇOCUKLAR YANLARINDA BÜYÜKLERİ OLMADAN LÜTFEN, AMA LÜTFEN DENEMEYE KALKIŞMASINLAR!!!...



24 Kasım 2013 Pazar

~ Mediha Öğretmen ve Küçük Mustafa ~


Hepimizin hayatında bazen hüzünlü, bezen sevinçli, bazen de buruklukla dolu dönemleri mutlaka olmuştur. 
O dönemlerde herkes mutlaka tutunacak bir dal aramıştır. Bu dal, ya ailedir, ya en yakın arkadaştır, ya bir akrabadır, ya da dost bilinen bir eldir. O dost el olarak tutulan dalın sağlamlığı, insan hayatının şekillenmesine yol açacağı gibi, kararmasına da neden olabilecek bir durum oluşturabilir.
İnternette dolaşan bir yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Gerçek mi, değil mi, bilemiyorum. Yalnız, içerisinden alınacak ya da alınması gereken bir ders olduğu için, hayal mi gerçek mi olduğunun fazla da önemi yok bence. Yeter ki, almamız gereken dersi alalım. Gelin birlikte okuyalım;

              ~ Mediha Öğretmen ve Küçük Mustafa ~

Okulun ilk gününde 5.nci sınıfın önünde dururken, Mediha Öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi.
Ancak bu imkansızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Mediha Öğretmen bir yıl önce Mustafa yı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, Mediha Öğretmen onun kağıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x) yapmaktan ve kağıdın üstüne büyük " F" (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu. 

Mediha Öğretmenın okulunda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu ve Mustafa'nın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak, onun hayatını gözden geçirdiğinde, bir sürpriz ile karşılaştı. 

Mustafa'nın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: 
Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli? 
İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok  seviliyor ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evde ki yaşamı mücadele içinde geçiyor.?

Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor, ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evde ki yaşamı yakında onu etkileyecek.?

Mustafa'nın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı: 
"Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor.Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.?Bunları okuyunca, Mediha Ögretmen problemi kavradı ve kendinden utandı. 

Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kağıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafa'nın hediyesini alıncaya kadar bu böyle devam etti. Mustafa'nın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kağıdı ile beceriksizce sarılmıştı. Mediha Öğretmen onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Mediha Öğretmen pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu soylediginde çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için en sona kaldı. 

Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyorsunuz. Çocuklar gittikten sonra, Mediha Öğretmen en az bir saat ağladı. O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine, çocukları eğitmeye başladı. Mediha Öğretmen, Mustafa'ya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onula daha fazla ilgilenmeye başladı. Mustafa sınıfta ki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi. 

Bir sene sonra, Mediha Öğretmen kapısının altında Mustafa'dan bir not buldu, ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Altı yıl sonra Mustafa'dan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmeni olduğunu yazmıştı. Bundan dört yıl sonra, bazı zamanları zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında Universiteden yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Mediha Öğretmen'in tüm yaşamındaki en iyi veen degerli öğretmeni olduğunu yazmıştı. Sonra dört yıl daha geçti ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte iplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini, yuksek lisans yapacagını acıklıyordu. Mektupta onun hala karşılaştığı en iyi ve en guzel öğretmeni olduğunu yazıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu.

Mektup söyle imzalanmıştı, 

"Prof. Dr. Mustafa Yılmaz" ( Tıp Doktoru)

Öykü burada bitmiyor. Görüyorsunuz, ortaya çıkan başka bir mektup var. Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Mediha Öğretmen'in damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Şüphesiz Mediha Öğretmen bunu kabul etti. Ve tahmin edin ne oldu?

Taşları eksilmiş olan o bileziği takti. Dahası, Mustafa nın annesinin süründüğü parfümden sürdü. 
Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Mediha nın kulağına şöyle fısıldadı, "Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim. 
Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim"

Mediha Öğretmen, gözlerinde yaslarla söyle fısıldadı: "Mustafa, senin hakkında yanlış kanaate sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum". dedi...
__________________________________________

Eğitimin, öğretimden önce gelmesi gerektiğini, küçük bir dikkatin insan hayatında nasıl büyük bir önemi olduğunu gösteren, kısa bir hikaye. Dediğimiz gibi ama doğru, ama yalan. İçinde, gerçek olabilecek ve ders alınabilecek, daha doğrusu yaşamı şekillendirebilecek bir duygu saklı. Önemli olan da bunu yakalayabilmek....

Eğitime ve Öğretime Gerçek Anlamda Emek Veren, Sadece Akla Değil, Ruhlarımıza da Hitap Ederek, Sevgi İle İlim Öğretme Gayretinde Olan Bütün Öğretmenlerimize Teşekkür Ediyoruz. Allah (C.C) Razı Olsun ve Onların Sabrını Arttırsın İnşaAllah...

(Silinen eski blogumda bu hikayeyi paylaştığımda yabancı bir kitapta geçtiğini ve ülkemizde bu şekilde uyarlandığını yazan bir yorum almıştım)


13 Kasım 2013 Çarşamba

~ ÂŞÛRÂ GÜNÜ ~

    

ÂŞÛRÂ GÜNÜ MEYDANA GELMİŞ VE GELECEK BÂZI MÜHİM HÂDİSELER

Muharrem ayının onuncu günü Âşûrâ günüdür. Âşûrâ gününde çok büyük ve mühim hâdiseler meydana gelmiştir. Fakîh Ebu’l-Leys Hazretleri’nin Tenbîhü’l-Gâfilîn kitabında rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte, Âşûrâ günü meydana gelen hâdiselerden bâzıları şunlardır:

1. Göklerin ve yerin yaratılması,
2. Âdem aleyhisselâmın tevbesinin kabul edilmesi,
3. Nûh aleyhisselâmın gemisinin karaya oturması,
4. Mûsâ aleyhisselâmın, Firavun’un şerrinden kurtulması ve Firavun’un helâk olması,
5. İbrâhim Aleyhisselâmın dünyâya gelmesi ve ateşten kurtulması,
6. Eyyûb aleyhisselâmın hastalıktan şifâ bulması,
7. Yûnus aleyhisselâmın balığın karnından kurtulması,
8. Süleyman aleyhisselâma saltanat verilmesi,
9. Hz. Hüseyin (r.a.)’in şehîd edilmesi.
10. Kıyâmetin kopması da Âşûrâ günü olacaktır.

~ ÂŞÛRÂ GÜNÜ NELER YAPILIR? ~

• O gün, eve ufak-tefek erzak alınırsa, bir sene boyunca evde bereket olur.
• En az on müslümana birer selâm veya bir müslümana on defa selâm verilir.
• Fakir fukarâ sevindirilir.
• O gün gusledenler, bir sene ufak-tefek hastalık görmezler.
• 10 defa şu duâ okunur: “Sübhânallâhi mil’el-mîzân. Ve müntehe’l-ılmi ve mebleğa’r-rızâ ve zinete’l-arş.”
• Âşûrâ gününe mahsus olmak üzere kuşluk vaktinde 2 rek’at namaz kılınır. Her rek’atte 1 Fâtiha, 50 İhlâs-ı Şerîf okunur.

Namazdan sonra da 100 defa şu salevât-ı şerîfe okunur:

“Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammedin ve Âdeme ve Nûhın ve İbrâhîme ve Mûsâ ve Îsâ vemâ beynehüm mine’n-nebiyyîne ve’l-mürselîn. Salevâtü’llâhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn.”

• Öğle ile ikindi arasında 4 rek’at namaz kılınır. Her rek’âtte 1 Fâtiha, 50 İhlâs-ı Şerîf okunur. Namazdan sonra:

70 istiğfâr-ı şerîf, 70 salevât-ı şerîfe, 70 defa da “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyil-azîm” denilir. Sonra da ümmet-i Muhammed’in hidâyeti ve halâsı, kurtuluşu için duâ edilir.
(Kaynak : (Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat)

       
 ~ Aşûrâ Günü Namaz ~

Amma Âşûrâ günü varid olan namazla alakalı: Şeyh Abdülkadir (k.s.) Hazretlerİ’nin, İbnü Abbas (r.a.) Hazretlerinden rivayet ettiği uzunca bir hadîs-i şeriftir. Hadis-i şerîfin sonlarına doğru şöyle denilmektedir:
-”Kim Aşûra günü dört rek’at namaz kılar, her rek’atında Fatiha sûresini bir kere ve Ihlâs sûresini elli kere okursa, Allah onun elli yıllık günahını bağışlar. Gelecekte Allah ona, mele-i a’Iâda (yüceler yücesinde) nurdan bin mimber yapacaktır.”

Aşûra gecesini ihya etmek (ibâdet ile geçirmek) müstehabtır.

“Kim Aşûra gecesini ihya ederse (ibâdetle) geçirirse, sanki mukarrabîn meleklerin ibadetiyle Allah’a ibâdet etmiş gibi sevâb alır.” İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1


Sayfamda paylaştığım dini konular ve bilgilerin bir çoğu "Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat" tan alınmıştır. Kaynak göstererek her zaman belirtiyorum. Fazilet Takvimi için istifade edilen kaynakları bu linkten öğrenebilirsiniz... Selam ve Dua ile...

9 Kasım 2013 Cumartesi

~ İzlemeye Değer İbretlik Bir Yapım ~

Çok film seyreden biri olmasam da; bu filmden çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Bizim inancımıza göre farklı olan 2-3 yeri hariç, mükemmel... "Mecâzi aşktan İlahi aşka geçiş!" ancak bu kadar güzel yansıtılabilirdi... Mutlaka kendinizden bir şeyler bulacaksınız... Tavsiyemdir, vakit bulduğunuzda izleyin...!



God is near/ Allah yakındır- 2006 İran

Köyündeki insanlar Rıza'yı pek aklı başında olmayan bir genç olarak biliyorlar. Rıza anayol selden zarar gördüğü için motosiklet-taksiciliği yaparak insanları taşımaktadır. Bu esnada yolculardan biri olan köyün yeni öğretmenine aşık olur. Öyle bir aşk ki onu gerçekten divane eder.




Mucizevî bir deneyimle sonlanan "Hüdâ Nezdik Est" (Allah Yakındır), Ali Veziriyan'ın aşkı ruhanî ve irfânî bir bakış açısıyla incelemesidir.

Mecâzî ve İlahî aşk konulu film, Veziriyan'a İran 25. Uluslararası "Fecr Film Festivali"nde (2007), en iyi yönetmen ve İtalya'da 10. Din ve Günümüz Film Festivalinde (2007) "Don Tonino Bello" ödülünü kazandırmış.


AŞK; bir kerede olsa başımıza muhakkak gelmiştir ve biz Allah'ın yardımı ve inayetiyle atlatmışızdır...! Hamdolsun.... 


3 Kasım 2013 Pazar

~Yeni Hicri Yılımız Hayırlı Olsun~

Yeni Hicri yılımızı (1435) tebrik eder, tüm İslam alemine huzur, barış ve bereket getirmesini temenni ederim.. Selam ve dua ile..
                                     

MUHARREM AYI

Tevbe Sûresi’nin, 36. âyet-i kerîmesinde; (meâlen)

“Muhakkak ki; Allâhü Teâlâ katında ayların sayısı, Cenâb-ı Hakk'ın kitabında gökleri ve yeri yarattığı günden beri on ikidir. Bunlardan dördü haram olanlardır...” buyrulmuştur. Bu aylar Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarıdır. Bunlara eşhuru hurum; (haram aylar) denilir.

Bu aylarda yapılan isyanın günahı diğerlerinden daha şiddetli, ibadetin sevabı diğerlerinden daha kıymetli olduğundan öbür aylardan daha fazla hürmet edilmesi lâzım gelir. (Elmalılı tefsirinden)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Muharrem ayından bir gün oruç tutan kimseye, bir gününe karşılık otuz günlük sevab vardır.” buyurmuştur.

Bir başka hadîs-i şerîfte; “…Ramazan orucundan sonra oruçların en faziletlisi Muharrem ayında tutulan oruçtur.” buyrulmuştur.

MUHARREMİN BİRİ İLE ONU ARASINDA KILINACAK NAMAZ


Muharrem ayının 1’i ile 10’u arasında bir defa olmak üzere, 2 rek’atte bir selâm vererek 6 rek’at namaz kılınır. Bu namaz akşamla yatsı arasında kılınabileceği gibi, bu vakitte kılınamadığı takdirde yatsıdan sonra da kılınabilir. Namaza şöyle niyet edilir:

“Niyet eyledim Yâ Rabbi senin rızâ-yı şerîfin için namaza. Herhangi bir komşumun ve din kardeşimin veyâ herhangi bir kimsenin bana hakkı geçmiş ise bu hakkın ödenmesi için.” Allâhü Ekber…

1. rek’atte: 1 Fâtiha-i Şerîfe, 1 Âyetü’l-Kürsî, 11 İhlâs-ı Şerîf.

2. rek’atte: 1 Fâtiha-i Şerîfe, 10 İhlâs-ı Şerîf.

3. rek’atte: 1 Fâtiha-i Şerîfe, 1 Elhâkümü’t-tekâsür, 11 İhlâs-ı Şerif.

4. rek’atte: 1 Fâtiha-i Şerîfe, 10 İhlâs-ı Şerîf.

5. rek’atte: 1 Fâtiha-i Şerîfe, 3 Kul yâ eyyühe’l-kâfirûn, 11 İhlâs-ı Şerîf.

6. rek’atte: 1 Fâtiha-i Şerîfe, 10 İhlâs-ı Şerîf okunur. Namazdan sonra duâ edilir. 

(Duâ ve İbâdetler)



25 Ekim 2013 Cuma

~ Kız Çocuğu Bir Nimettir ~



Kız çocuğu olunca üzülmek, hele hele anneyi suçlamak çok yanlıştır.
Kur’an-ı kerimde:“Allah dilediğine kız, dilediğine erkek çocuk bahşeder. Kimine hem erkek, hem kız çocuğu verir, dilediğini de kısır bırakır. Her şeyi hakkı ile bilen ve her şeye gücü yeten ancak Allahtır.” buyuruldu.(Şûra 49, 50).

Peygamber efendimiz: “Kız çocuklarını hor görmeyin.” buyurdu. Hor görmek dini bilmemekten ileri gelir. Hayırlı evlad istemelidir. Hayırlı olmadıktan sonra, kız veya erkek olmuş ne fark eder?

Dinimizde, kadının ve kız çocuklarının fazileti büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:


“Kızlarınızı altın ve gümüş ile süsleyin! Elbiseleri güzel olsun! İtibar kazanmaları için en güzel hediyelerle ihsanda bulunun!” (Hakim)

“Kız çocuğunu güzelce terbiye edip, Allahü Teâlânın verdiği nimetlerle bolluk içinde yedirir giydirirse, o kız çocuğu onun için bir bereket olur, Cehennemden kurtulup kolayca Cennete girmesine vesile olur.”*(Taberânî) 

“İki kız evladına güzel muamele eden, mutlaka Cennete girer.” (İbni Mace)

“İki kızı veya iki kız kardeşi olup da, maişetlerini güzelce sağlayanla Cennette beraber oluruz.” (Tirmizî)

“Çarşıdan aldığı şeyleri, erkek çocuklardan önce kız çocuklarına verene Allah, rahmetle nazar eder. Allah, rahmetle nazar ettiğine de azab etmez.” (Haraiti)

“Çarşıdan turfanda meyve alıp evine getiren, sadaka sevabı alır. Getirdiği meyveyı, erkek çocuklarından önce kız çocuklarına versin! Kadınları, kızları sevindiren, Allah korkusundan ağlayanlar gibi sevap kazanır. Allah korkusundan ağlayanın bedeni de Cehenneme haram olur.” (İbni Adiy)

''Üç kızına ihtiyaçtan kurtulana kadar iyi bakan,yedirip giydiren,elbette cenneti kazanır'' (Ebu Davut)

''Üç kız veya kızkardeşinin geçim veya başka sıkıntılarına katlananı, Allahü teala cennete koyar. Ashabı kiramdan biri iki tane olursa yine aynı mıdır diye sual edince peygamber efendimiz evet iki tane olursa yine aynıdır buyurdu.Başka birisi ya bir tane olursa diye sual etti.Cevabında buyurdu ki bir tanede olsa gene aynıdır.(Hakim,Haraiti)

Allah'ın Selamı, Rahmeti, Bereketi, Mağfireti Üzerimize Olsun, Cuma'mız Mübarek Olsun. Selam ve Dua İle...

15 Ekim 2013 Salı

~ Kurban Bayramınız Mübarek olsun ~



Kainatın yaratıcısı ve alemlerin Rabbi yüce Allah’a (c.c) sonsuz şükürler olsun... Kurban Bayramı bereketiyle, bolluğuyla gelsin... Ülkemiz, İslam alemi ve bütün insanlık için iyilik ve hayırlara vesile olsun inşaAllah...

Cenab-ı Hak yaptığımız ibadetleri ve keseceğimiz kurbanları rızasına muvafık eylesin, dualarımızı Arafat’taki dualara karışmasına ve Rabbin katına yükselmesine vesile kılsın... Tüm Ümmet-i Muhammed'in Kurban Bayramı Mübarek olsun...


14 Ekim 2013 Pazartesi

~TEŞRÎK TEKBÎRİ - KURBAN KESEMEYENLER NE YAPMALIDIR?~


“Elbette o kurbanların ne etleri, ne kanları Allâh’a erecek değildir. Ona sizden ancak takvâ erecektir...” (Hacc Sûresi, âyet 37)

Hz. İbrâhim (a.s.) Hz. İsmâil’i (a.s.) kurban olarak kesmek üzere iken Cebrâil (a.s.) “Allâhü ekber Allâhü ekber” dedi. İbrâhim (a.s.) bu tekbîri işitince, “Lâ İlâhe illallâhü vallâhü ekber” buyurdu. İsmâil (a.s.) da “Allâhü ekber ve lillâhi’l-hamd” buyurdu.

Teşrîk tekbîri, teşrik günlerinde alınan tekbir demektir. Mükellef olan her müslümana vâciptir. Bakara Sûresi’nin “Sayılı günlerde Allâh’ı zikrediniz...” meâlindeki 203. âyeti teşrik tekbirine işâret etmektedir.

Zilhiccenin dokuzuncu günü arefedir. Arefe günü sabah namazından başlayarak beş gün ki, zilhiccenin 13’üncü, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar her farz namazın arkasından “Allâhü ekber, Allâhü ekber, lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber, Allâhü ekber ve lillâhi’l-hamd.” diye tekbir alınır. Toplam yirmi üç vakit eder.

Sol tarafa selâm verildikten sonra ara vermeden, daha yerinden kalkmadan, mescidden çıkmadan ve dünyâ kelâmı konuşmadan tekbir getirmek lâzımdır. Teşrik tekbirini okumakta; münferid (namazını yalnız kılan), imâm, cemâat, mukîm, müsâfir, kadın-erkek herkes aynıdır. Namazın başında imâma yetişemeyen kimse de lâhık gibi yetişemediği rek’atleri kazâ edip selâm verdikten sonra bu tekbiri okur.

KURBAN KESEMEYENLER NE YAPMALIDIR?


Kurban kesmeye mâlî vaziyeti müsâit olmayanlar, bayramın birinci günü öğleden sonra altı rek’at namaz kılarlar.

Namaza şöyle niyet edilir: “Yâ Rabbi, âciz kulun kurban kesemedi. Kurban yerine şu vücûdumu huzûrunda yere sererek kurban ediyorum. Beni de kurban kesenler meyânına kabul eyle.”

1. Rek’atte: 1 Fâtiha, 1 İnnâ enzelnâhü…,

2. Rek’atte: 1 Fâtiha, 1 İnnâ a’taynâ…,

3. Rek’atte: 1 Fâtiha, 1 Kul yâ eyyühe’l-kâfirûn…,

4. Rek’atte: 1 Fâtiha, 1 İhlâs-ı şerif,

5. Rek’atte: 1 Fâtiha, 1 Felâk Sûresi,

6. Rek’atte: 1 Fâtiha, 1 Nâs sûresi okunur.

Her iki rek’atte bir selâm verilir.

Kaynak : Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat


11 Ekim 2013 Cuma

~Kurban Kesmenin Ehemmiyeti~



Süleyman Hilmi Tunahan (K.S) Efendi hazretleri kurban ibadetinin ehemmiyetini beyan sadedinde buyurmuşlardır ki:

1-Kurban kesmek gadab-ı ilâhîyi söndürür
2-Rızâ-i ilâhîyi celbeder.
3-Kurban çok kesilen bir memlekette harb olmaz.
4-Eğer bir insan hali vakti yerinde olup da kurban kesmezse, Hz Allah (cc) kurbandan akacak kanı onun ya kendinden veya çoluk-çocuğundan veya malından ticaretinden servetinden varlığından mutlaka bir kan çıkaracaktır.
5-Kurbanda çoluk çocuk ve fakir ve fukara için umumi bir maslahat ve mutlak bir menfaat vardır. Şu sözümü isterseniz defterinize not edin. Sağ olur da bir daha ki sene gelirsem sorarım anlatırsınız. Doktorlar bıçaklarını bilemiş, ameliyat masası başında kurban kesmeyen insanları bekliyor. Kurbanda umûmî bir maslahat ve mutlak bir menfaat vardır. Kurban bayramında afv-ı umûmî tecellî eder”. (Ziya Sunguroğlu notları)


Büyük Allah dostları, Evliyâullâh; bu hususta çok ihtiyatlı hareket etmişler ve insanlara işin ehemmiyetini beyân etmişlerdir. Hattâ Süleyman Hilmi Tunahan efendi hazretleri de, talebelerine ve etrâfındakilere; Eğer bir kimse bir sene içerisinde borcunu ödeyebilecek durumda ise, borç para alıp yinede bu kurban ibâdetini ifâ etmesinin daha güzel ve kendisi için madden ve manen çok menfaatli olacağını ehemmiyetle tavsiye ve telkîn buyurmuşlardır.





KEVSER SURESİNİN TEFSİRİ

Kurban mali bir ibadet olup Cenab-ı Hakkın rızasını kazanmak için kesilir. Kurban Hanefi mezhebine göre vaciptir. Çünkü Allahü teala Kevser süresinin ikinci ayetinde


بسم اللَّهِ الرحمن الرحيم
إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَفَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْإِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْأَبْتَرُ

“Rabbin için namaz kıl, kurban kes” buyurmaktadır
Kurban" Fıkıhta (Udhiye) demektir. Bu "ümniye" veznindedir. "Kaziyye vezninde dâhiye" de denir. Bayram günleri kesilen, hayvanın ismidir.

Biz buna kurban diyoruz. "Uhdiye" nin çoğulu "Adâhi" , Dahiyenin çoğulu da "dahâyâ" gelir.
Kurban kesmeye tadhiye denir ki: İbadet ve tâat niyetiyle, belli vakitte belirli hayvanı, boğazlamaktan ibarettir. Buna zebh ve nahr da denir.


Belirli hayvandan maksat; koyun, keçi, sığır ve deve gibi şer'an kurban edilmesi caiz olan hayvanlardır. Belli vakitten maksat, kurban bayramı günleridir. Kurbanın hükmü dünya'da bir vacibi yerine getirmek, âhirette sevap kazanmaktır. Sebebi ise vakittir. Vakit tekrar ettikçe kurban kesmenin vücubu da tekerrür eder. (Sünen-i Ebu Davud 10/453)





10 Ekim 2013 Perşembe

?...




İlk yağmur damlası düştü
Kuru yapraklarına güzün.
Ardında kış kıyamet, dert hüzün.
Alın yazısı hepsi, kısmet.
Ha yazı, ha kışı geceyle gündüzün,
Kim bilir kaç günü kaldı ömrümüzün?...



5 Ekim 2013 Cumartesi

ZİLHİCCE AYI VE ZİLHİCCENİN İLK ON GÜNÜNDE NE YAPILIR?




“Allâhü Teâlâ’ya -içinde kendisine ibadet olunan- en sevimli günler Zilhicce’nin (ilk) on günüdür. Her bir gününün orucu bir senelik oruca, her gecesinin ihyası da Kadir Gecesi’ni (ibâdetle) ihya etmeye denktir.” (Hadîs-i Şerîf, Sünen-i Tirmizî)

Bu akşam idrâk edeceğimiz kamerî ayların 12’ncisi olan Zilhicce ayı, İslâm’ın beş esâsından biri olan hac farîzasının îfâ edildiği umûmî af ayıdır. Arafât’a çıkıldığı, Allâh için milyonlarca kurbanın kesildiği ve bir senelik hesapların görülüp amel defterlerinin kapandığı mukaddes bir aydır.

Zilhiccenin birinci on gecesi “leyâlî-i aşere” yâni 10 mübârek gecedir. Bu ayda, noksanların tamamlanması için istiğfâr, salevât-ı şerîfe, diğer duâlar ve tesbîh namazına devamda hayır vardır.

Hacca gidemeyen mü’minlerin bu günlerde oruç tutmaları çok büyük fazîlettir. O bakımdan Kurban bayramından evvel dokuz gün oruç tutmalı, 10. günü kurban kesilinceye kadar bir şey yemeyip kurban etinden yemelidir. Bu mendubdur. Hiç olmazsa 8’inci gün ile beraber, 9’uncu günü (Arefe günü) oruçlu olmak lâzımdır.

Arefe günü sabah namazından bayramın 4’üncü günü ikindi namazına kadar, bütün farz namazların arkasından Teşrîk tekbîri (Allâhü Ekber Allâhü Ekber, Lâ ilâhe ilallâhü vallâhü ekber, Allâhü Ekber ve lillâhil-hamd) okumak kadın-erkek her mükellef Müslümana vâciptir.

ZİLHİCCENİN İLK ON GÜNÜNDE NE YAPILIR?

Zilhicce ayının birinden onuna (yâni Kurban Bayramının ilk gününe) kadar, her gün sabah namazlarından sonra:

10 salevât-ı şerîfe:

“Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.”

10 istiğfâr:

“Estağfirullâhe’l-Azîm el-Kerîm ellezî lâ ilâhe illâ Hüve’l-Hayye’l-Kayyûme ve etûbü ileyk ve nes’elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ innehû hüve’t-Tevvâbü’r-Rahîm.”

10 tevhid:

“Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh, Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümît ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr” okunur.

Kaynak : (Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat)


~ İKİ HADİS-İ ŞERİF ~



Âhir Zamandaki İnsanların Evsafı:

İmam Ahmed b. Hanbel... Abdullah b. Amr'dan rivayet etti ki; Rasûlul­lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah şeriatini yeryüzü halkının elinden alın­caya kadar kıyamet kopmayacaktır. (Şeriat alındıktan sonra) dünyada iyiliği benimsemeyen, kötülüğü reddetmeyen ayak takımı ve serseri kimseler kalır."

Ahmed b. Hanbel, 2/210 İbn Kesîr, Ölüm Ötesi Tarihi, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2001: 156.


Değersiz Kimselerin Söz Sahibi Olmaları Kıyamet Alâmetlerindendir:

İmam Ahmed b. Hanbel... Ebû Hüreyre'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Kıyametten önce aldatıcı seneler olacaktır.
O se­nelerde doğrular yalan, yalancılar doğru söyler, güvenilir kimse hıyanet eder, hâin kimseye güvenilir ve değersiz kimseler söz sahibi olurlar."

Ahmed b. Han­bel, 2/338.


Trakya'da yaşanmış gerçek bir olay :)



Yaşlı bir amca eşeğinin üzerinde karayolunda seyretmektedir.
Bunu gören trafik polisleri amcaya takılmak isterler ve durdururlar.
Polis: Be amca, necin dakmazsın golani? (Golan:Emniyet kemeri)
Amca: Dakmam işte beya
Polis: E bak gördün mu, şimdi ceza kescez.
Amca: Kes bakalım ne kesceesen de gidecem, acele işim var.
Polis: Peki amca, cezayı sana mı yazalım yoksam eşeğe mi?..
Amca: ???
Polis: Yani cezayı sana yazarsak 5 milyon ödeycen, eşeğe 3 milyon ödeycen
Amca: Bana kes o zaman.
Polis:Neden sana kescez be amca?
Amca:Onun sicili temiz olsun polis yabıcaz onu!


29 Eylül 2013 Pazar

~ Biberli Yumurta Tarifi ~



Dolmalık biberlerimizi resimlerde gördüğünüz gibi 1-1.5 santim kalınlığında halka şeklinde kesiyoruz. Sonra biraz yağ döktüğümüz ve kızdırdığımız tavaya diziyoruz. Hemen ardından yumurtaları dikkatlice (fotoğrafta olduğu gibi) kırıyoruz. İstenilen kıvama gelince servis tabağına alıyoruz. Pazar kahvaltınızda yapabileceğiniz gayet basit ve sunumu ile hoş gözüken bir tarif. Deneyecek olanlara şimdiden afiyet olsun. Mutlu pazarlar...

(isteğe göre yumurtaları kırmadan biberlerin iki tarafını hafif kızartabilirsiniz. bu arada belirteyim resim bana ait değil)

27 Eylül 2013 Cuma

~ "Onlar beni gördüler mi?" ~


Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah'ın, yollarda dolaşıp zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allahu Teâlâ'yı zikreden bir cemaate rastlarlarsa, birbirlerini "Aradığınıza gelin!" diye çağırırlar. (Hepsi gelip) onları kanatlarıyla kuşatarak dünya semasına kadar arayı doldururlar. Allah, -onları en iyi bilen olduğu halde- meleklere sorar:

"Kullarım ne diyorlar?"


"Seni tesbih ediyorlar, sana tekbir okuyorlar, sana tahmid okuyorlar. Sana ta'zim (temcîd) ediyorlar" derler. Rabb Teâlâ sormaya devam eder:

"Onlar beni gördüler mi?"

"Hayır!" derler.

"Ya görselerdi ne yaparlardı?"

"Eğer seni görselerdi ibâdette çok daha ileri giderler; çok daha fazla ta'zim, çok daha fazla tesbihde bulunurlardı" derler. Allah tekrar sorar:

"Onlar ne istiyorlar?"
"Senden, derler, cennet istiyorlar."

"Cenneti gördüler mi?" der.

"Hayır ey Rabbimiz!" derler.

"Ya görselerdi ne yaparlardı?" der.

"Eğer görselerdi, derler, cennet için daha çok hırs gösterirler, onu daha ısrarla isterler, ona daha çok rağbet gösterirlerdi." Allah Teâla sormaya devam eder:

"Neden istiâze ediyorlar?"
"Cehennemden istiâze ediyorlar" derler.

"Onu gördüler mi?" der.

"Hayır Rabbimiz, görmediler!" derler.

"Ya görselerdi ne yaparlardı?" der.

"Eğer cehennemi görselerdi ondan daha şiddetli kaçarlar, daha şiddetli korkarlardı" derler. Bunun üzerini Rabb Teâla şunu söyler:

"Sizi şâhid kılıyorum, onları affettim!"

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözüne devamla şunu anlattı: "Onlardan bir melek der ki: "Bunların arasında falanca günahkâr kul dahi var. Bu onlardan değil. O başka bir maksadla uğramıştı, oturuverdi." Allah Teâla:

"Onu da affettim, onlar öyle bir cemaat ki onlarla oturanlar da onlar sayesinde bedbaht olmazlar" buyurur."

[Buhârî, Daavât 66, Müslim, Zikr 25, (2689); Tirmizî, Daavât 140, (3595).]
_________________________________________


Babamın Hoca Efendi olması hasebiyle, çocukluğumda ilk öğrendiğim dini bilgiler arasında yer alan bu değerli paylaşıma bir sitede tevafuken denk geldim... Bilmeyenler için, faydasına binaen paylaşımda bulunmak istedim...

Belki biliyordunuz daha önce öğrendiniz, belki bir yerde okudunuz, belki bir sohbette dinlediniz, ama bilenler için diyorum ki "Ettekraru ahsen, velev kane yüz seksen" anlamı "Tekrar güzeldir, velev ki yüz seksen kere de olsun"... Cuma'mız Mübarek Olsun.. Selam ve Dua ile...
__________________________________________


(Yine eski blogumdan hatıra kalan bir paylaşımdı. Birisi, bu yayındaki Hadis-i Şerif'in sonuna yaptığım yorumumu silmeden ve atına kendi ismini yazarak face'de paylaşmış... Blog, plus ve face'ye uğradığımda genelde faydalı olmak adına paylaşım yapan biriyim. Yayınlarım faydasına binaen elbette paylaşılsın, ama kopyala yapıştır yapıldığında bana ait yorumlar eklenmesin, eğer ekleniyorsa ismim ile yayınlansın diye rica ediyorum)



18 Eylül 2013 Çarşamba

~ Aşk ~



Aşk,
Kabe’nin siyah örtüsüne yüz sürenin
Gözünden dökülen
Aşk, Mecnun Leyla’ya sende kimsin dediğinde
Maralların gırtlağına tıkanan
Aşk, hesap günü kargaşasında
Anaya yavrusunu unutturan neyse
Herkesi ve herşeyi öyle unutturan

Aşk,
yangın yeri
Aşk, talan, aşk dağları yürüten
Bir gece ayı sol, güneşi sağ eline verselerde
Vazgeçilmez olan
Aşk, damda deve aratan
Balıklara iğnesini getirten
Ebu Bekir adında birini yoldaş eden
Aşk, Fatıma’nın farklığı
Zeynep’in cesareti , Vahşi’nin keşkesi

Aşk,
Meryem
Tahta atların üzerinde anakaralar aşıran
Kağıt gemilerle okyanusları bitiren
Oyuncak kılıçlarla haramileri düşüren
Aşk, ikindi, Aşk şimdi, aşk bekleyen
Aşk, Hatice
Kimsenin kimseye hayrı olmadığı yerde
Yinede ilk akla gelen
Sonsuz karanlıkların ortasında
Vurgun yemiş bir çığlıkla çerhalar yakan

Aşk,
koşmak,
Aşk, sefa ile merve arasında olmak
Aşk ençok ağlamayı kendisine yakıştırmak
Koşmak koşmak koşmak …
Aşk, Hacer
Bir aba, bir hırka
Bir nefesde kırkbin defada adını söyleyebilen
Aşk, Mevlana,
Bütün evliyaların gizlediği
Bütün abdalların izlediği
Bütün devrişlerin içlerinden geldiği gibi

Aşk,
en çok İsa’ya yakışan
Sabr ise en çok Eyüp’a yazılan
Merhamet ise on Nebiye inen
Denizler tutuşturulduğunda
Dağlar yürütüldüğünde
Yıldızlar semadan bir bir döküldüğünde
Herkesin herşeyi, herşeyin herkesi unuttuğu o günde
Aşk, unutmamak

Aşk,
gözü karalık
Aşk, yalnızlık
Aşk, öksüz şehirlerin kapısında
Bagdat’ta, Gazze’de, Kandehar’da, İstanbul’da
Isırdıkça kanayan dudaklardan dökülen sözlerle
Havanın nasıl, saatin kaç olduğunu sormak
Aşk, hiç kimsenin hiç kimseyi bu kadar sevmemesi
Yağmurun incire, zeytinin bala söylediği
Anla işte aşk, onbir yaşındaki Muhammed’in (sas) annesi

Aşk,
eylem
Dünyanın en güzel baş kaldırması
En güzeli ile dünyanın
Bir hırkadan yazışmış en şiir bulup çıkarmak
Aşk, hiç kimsenin hiç kimseyi bu kadar beklememesi...

Can Demiryel - Aşk


~ Osmanlı Şerbetlerinden Elma Şerbeti Tarifi ~




Şerbet Osmanlı’da günlük yaşantıyı geleneksel davranış kalıplarını etkileyen, Sultanın sofrasından fakir sofrasına kadar eksik tutulmayan, çeşit çeşit yapılan, her evde her zaman ansızın gelen misafire sunulması gereken en önemli ve leziz ikramlardan biriydi. İşte bu nefis şerbetlerden biri olan Elma Şerbeti Tarifi.

Malzemeler: 2 kg yeşil elma, 1 kg toz şeker, 2 litre su, 2 adet tarçın çubuğu, 2 adet elma kabuğu rendesi

Hazırlanışı: Elmaların kabuğunu soyup dörde bölün. Çekirdekleriyle birlikte derin bir tencereye alın. Sırasıyla çubuk tarçın, su, elma kabuğu ve şekeri ilave edin. 30 dakika kaynattıktan sonra ocaktan alın. Soğuyuncaya kadar tencerenin kapağı kapalı şekilde bekletin. İnce delikli bir tülbentten süzüp soğutun. Servis yapın.. Afiyet Olsun...

(ölçü tam olarak bu şekilde, ama tercihe göre şeker miktarını daha az kullanmanızda yarar var)

16 Eylül 2013 Pazartesi

KORKUNCA DİŞLERİMİZ NEDEN BİRBİRİNE VURUR?



Acıktığımızda karnımız gurulduyor. Güzel bir yiyecek gördüğümüzde tükürük salgımız artıyor, ağzımız sulanıyor. Korkunca çenemiz titriyor, tüylerimiz diken diken oluyor. Heyecanlanınca avuçlarımızın içi terliyor, yorulunca uykumuz geliyor... İnsan, yaratılışının ilk anından beri bu tür birçok özelliğe sahip. Şüphesiz herbirinin anlamı, fonksiyonu, koruyucu ve yararlı özellikleri var.

Fizyolojik olarak ilk insandan hiç farkımız yoktur, zamanlar ve dönemler içerisinde insanı etkileyen dış faktörler değişse de, insan bedeninin verdiği tepkiler hep aynı olmuştur.

Bir insan büyük bir tehlike veya korku verici olayla karşılaşınca vücudu otomatik şekilde kendini savunmaya hazırlar. Bunu yaparken kendini savunmak için bazı kasları hazır hale getirir, beyin vücudun her tarafına sinyal göndermeye başlar, gerekirse kaçmada kullanacağı bazı kasları da seçer. Diğer canlılarda olduğu gibi insanda da dişler ve çene savunmanın ana mekanizmaları arasındadır. Biri bize sözlü saldırdığında, kavga ettiğinde, eleştirildiğimizde de savunmaya geçmemizin ve cevap vermeye çalışmamızın prensibi aynıdır, beyin bununla ilgili aynı sinyaller gönderir.

Korktuğumuzda çenedeki kaslar titremeye başlar, bu da sanki dişler takır takır birbirlerine vuruyorlarmış gibi bir görüntü yaratır. Bu arada aynı şekilde bacaklardaki kaslara da koşmaya hazırlanma uyarısı gider. Buradaki kaslar da hazırlık halinde titremeye başlarlar. Çok korkan bir insanın bacaklarının zangır zangır titremesi de bundandır.

Yani her ikisi, dizlerin ve çenenin titremesi birer savunma sistemi işaretidir.

Korkunca tüylerimizin diken diken olması da bununla ilgilidir.Cildimizdeki her kıl ve saç teli bir küme istemsiz kas hücresi ile donatılmıştır. Korkunca savunma refleksiyle bu minik kaslar kasılır ve tüylerimiz dikleşir.

Üşüyünce tüylerimizin dikleşmelerinin anlamı ise farklıdır. Kıllar aşırı soğukta dikleşerek, daha geniş bir yüzey oluşturur ve ısı alışverişini dengelemeye çalışırlar...
___________________________________________

"Ben muhakkak ki, hem benim Rabbimhem de sizin Rabbiniz olan Allah'a dayanmaktayımYeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, idaresi ve yönetimi O'nun elinde olmasınBenim Rabbimhiç şüphe yok ki, doğru yoldadır."

~ Hud /56 ~





13 Eylül 2013 Cuma

Çoban Kalbi...



Efendim okuyanın yüreğinde bir iz bırakır umudu ile…

Ayyaşın biri hanımının düşeceksin bir yerlerde dediğine aldırmadan bulduğu tüm şişeleri kafaya dikermiş. Onu ne ayık gören olmuş, ne cami yolunda bulan. Hayatını bir serkeşliğe harcar dururmuş.

Günün birinde; eve gelmemiş. kadın aramış, taramış sızdığı yerde bulmuş en nihayeti.

Bakmış ruhunu verivermiş olanca ayyaşlığıyla. Üzülmüş kadın, ağlamış.. ne de olsa hayat otağının-ortağı, evinin önemli bir parçasıymış.

Koşmuş ahaliye, yetişin kaldıralım demiş-demişler kılımızı kıpırdatmayız ona…. İmama seslenmiş sonra, demiş imam;” cami yolu bilmezi camiden uğurlayamam.”

Kadın aciz kalmış, bu sefer demiş muhtara:- ne olur baksanız bunada…

hayır cevabı birkez daha tokat olmuş kadına, kanatmış kırık kalbini.

Kadın azimli, demiş ortada kalacak değil ya, kaldırmalı bir usul. Sırtlanmış cesedi, imkanı ölçüsü yıkamış-sarmış kefene gömmeye götürmüş beldenin kabrine..

Muhtar dikilmiş karşısına bu kez ve demiş:

-olmaz gömemezsin bu laşeyi bu yere.Git nereye gömersen göm ama pisletmene burayı bu cesetle, izin vermez bu gönlüm.

Çaresiz kadın, sürümüş günahkar cesedi… şehrin dışına çıkardığında kan ter içindeymiş ki, bir soluk alayım derken düşürüvermiş cesedi.

Uzaktan durumu gören çoban, acımış kadına.. koşmuş bir avaz yardıma.

Demiş kadın: – Allah senden razı olsun efendim, gücüm tükendi, başaramıyacaktım yoksa.

Çoban hikayeyi öğrenince demiş; anlamam bu işlerden ama bişeyler yapayım, gömüverelim bir usul.

Anlamadığı halde, sırf yardımı olsun diye pırpır etmiş yüreği, mırmır etmiş ol-dili bir usul gömüvermiş cesedi.

olay bitti acı kaldı geriye demiş kadın, evinin yolunu tutmuş ama olay bitmemiş yeni başlıyormuş meğer ki…

Birkaç gün içinde imam gelmiş kapıya, ahali ile birlik… demiş, rüyamda beyini gördüm hanım. hali perişan değil, ayyaşın biri ikram bulmaz ki oysa…

İmam sözü sürdürmüş şaşkınlığı büyükmüş;-Cennetlik gibi giyinmiş ikramların arasında hali pürmelali nahoş hiç değil aksine halinden hoşnut idi.

Söyle be-hey hanım! işin aslı ne idi? bilmediğimiz bişey vardı da, haksızlık mı ettik senin ayyaşa ?

Kadın birazda safca başını salladı, dedi:

– Hayır bildiğim bişey yok, göründüğü gibiydi, olsa herhal, önce ben bilirdim.

Konuşmalar bu minval uzamış gitmiş ama sonuç yok imiş. çözememiş hiçbiri, “durumun-aslı-ne?” olayı ortada şimdi.

Gelmiş üzerine konuşmanın beldenin muhtarı aynı rüyayı gördüğünü söylemiş, sorup soruşturup olayın ardını karıştırmış…

Ama nafile olay olduğu gibi,görünenden başka elle tutulur bişey yok ki..

Demiş kadın: – çobana gidelim, o gömerken dedi bişeyler ardı sıra.. belki de biliyordur var ise sırrı günahkar mirasında..

Hep beraber yol almışlar çobana sorup öğrenmek için, lakin sayıp dökmüşler boşa.

Çoban demiş, nereden bileyim ben… varsa bir sırrı, sizdedir o sır, ayyaş aranızdaydı her dem. Ama sen, demişler; mırmır etmişsin ona, ne söyledin de hele belki sır ordadır işte.

Çoban demiş yeniden, ben aciz bir çobanım.. ne okumuş ne yazmış ne de mürekkep yalamışım. İmam olaya soğuk bakınca, kadın taşımış buralara… haline pek acıdım, dedim edeyim yardım, gömelim el birlikte ..lakin çok umutlanma, bilmiyorum hiç dua ne söylerim bilmem üstüne…

O zaman aklıma geldi, dedim dua niyetine:

–Ya Rabbi! buraya misafir gelir, ben ona ikram ederim. Hazırda bişey yoksa, süt sağar içiririm.. Elimden bişey gelmez, yok dilimde hiç dua.. ikram edemeyenim, vekil tayin ettim, gönderiyorum ben Sana…Ya Rab! merhamet eyle, lütfun çok geniş, hazinen bol… bu da benim misafirim gönderdim ol İkramına.....

(İktibas)

Unutmayalım!... Halis Dua kaderi değiştirir... Çoban kalbiyle yapılan Dua'larda buluşmak temennisiyle... Hayırlı Cuma'lar...

9 Eylül 2013 Pazartesi

Her şey özeldi, özel olduğu içinde güzeldi..!




Hayat sanki daha güzeldi, 
dijital fotoğraf makinelerinin icat edilmediği yıllarda. 
İnsanlar değerli, an'lar ise kıymetliydi...
Öyle olur olmaz zamanlarda düğmesine basılmazdı...!
Bir kare fotoğrafa senelerce bakılır, baktıkça hatırlanır,
hatırladıkça hayırla yâd edilirdi eskiler...
Her şey özeldi, özel olduğu içinde güzeldi..!

~ Aşk-ı Züleyha ~


8 Eylül 2013 Pazar

Kelimelerimi kaybettim ben, uzun zaman oldu....


Kelimelerimi kaybettim ben, uzun zaman oldu...

Kökünü kurutamadığım gönlümdeki hüzünler, şimdilerde tüm bedenimde, sarmaşık misali dolandı...

Çaylarında eski tadı yok artık, hep bir bayatlık.... 

Sanırım eskisi gibi olmayacak hiç bir şey, hayallerde bıktı,
zaten uçup gittiler, 

Tıpkı yaşanmamış duygular, yaşanamamış an'lar gibi....

Oysa herşey çok farklı olabilirdi, kaybetmeseydik ümitlerimizi, tüketmeseydik sevgilerimizi....

Dedim ya; kelimelerimi kaybettim ben, uzun zaman oldu...

Kırgınlığım geçmeyecek, kırılmışlığım asla... kinim yok, hiç olmadı, olmazda...

Bak yine ağlıyorum, gözyaşlarım sözyaşlarıma karışıyor, beni bir tek onlar yalnız bırakmıyor...

Bugün hava biraz bulutlu burada, az öncede yağmur yağdı. 

Sonbahar geliyor, hayat bende zaten hep sonbahar.

Bana bahar hiç uğramadı ki... halbuki yalancısına da razıydım 
bir zamanlar...

Yaşamadığım ne varsa içimde, kalbimin en mahrem yerinde, kimsenin bilmesine gerek olmayan şekilde...

Dedim ya; kelimelerimi kaybettim ben, uzun zaman oldu...

Halet-i ruhumda eskisi gibi değil artık, unutmamak,
biriktirmek acı veriyor... 

Hayat su gibi akarken, bazen saatlerin bile yıl gibi uzun süreceğini nereden bilebilirdim ki...!

Yazmak iyi gelirdi önceleri, mutluluğun, huzuru da alıp beraberce beni terk etmediği zamanlarda....

Beklemiyorum, Beklenmiyorum, Bekletmiyorum...
Mutlu mesut olsunlar...

Dedim ya; kelimelerimi kaybettim ben, uzun zaman oldu...

___________________________________

~ E.E. Namı diğer Aşk-ı Züleyha ~


3 Eylül 2013 Salı

~ Misvağın Sıhhi ve Dini Faydaları ~




Misvak, Arapça olarak sürtme, ovalama mânâsına gelir. Hadîs-i şerîflerde dişleri temizleme ya da fırçalama âleti mânâsında kullanılmıştır.

Misvak taze ve kuru olmak üzere iki kısma ayrılır. Taze misvağın kabuğu 2 cm. uzunluğunda, fırça olacak şekilde soyulur. Bu uç, hafif çiğnenerek lif lif fırça hâline getirilir. Soyulan kabuklar, tere otu lezzetinde ise misvak taze demektir.

Kuru misvak da aynı şekilde açılır ve ılık suda yarım saat bekletilir. Ağızda çiğnenerek fırça hâline getirilir.
Misvak boyunun dört parmak uzunluğu ile bir karış arasında olması mendup (güzel) sayılmıştır. Çapı ise, serçe parmağı kadar olmalıdır.Misvaklamaya dişlerin ortadan sağ tarafını yaparak başlamalıdır. Dişler, diş etlerine zarar vermeden enine ya da boyuna misvaklanabilir.

Yapılan deneylerin sonucuna göre, dişler misvaklandıktan sonra iki saat süreyle dişlerde mikroorganizma gözükmez. İki saat sonra mikrop tekrar üremeye başlar. Kullanılan misvaklarda ise, kullanımdan hemen sonra bakteriler bulunmuş, fakat oda sıcaklığında iki saat bekletilince bakterilerin ya azaldığı ya da tamamen yok olduğu gözlenmiştir. Bu da misvakın içindeki kimyasal maddeden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte ucu açılmış bir misvak da en çok iki-üç gün dişler temizlenebilir. En iyisi yeni uç açılarak yapılan diş temizliğidir.

Diş temizliği sünnettir. Bu iş, ister diş macunu sürülerek ister başka metotlarla yapılsın fark etmez. Ama misvaklama, hem sünnet, hem de mekanik ve kimyasal yolla temizliğin sağlanmasında daha sağlıklı bir yoldur.

“Medicana” adlı bir derginin 54. sayısında misvak hakkında şu bilgiler verilmektedir:

“Bu misvak çubukları, dişlerde meydana gelen mikrop plaklarını, hem mekanik olarak hem de plağı teşkil eden maddelerle reaksiyona girerek temizliyor. Bu çubukların, dişleri beyazlatan ve koruyan florur, slika, alkolidler, uçucu nebâti yağlar, reçine, sakızlar, taninler ve antra kinonlar ihtiva ettiği, dişleri temizlemenin yanı sıra diş etlerini stumüle edip şişme ve kanamaları iyileştirdiği anlaşılmıştır.”
Misvakın Sağlık Açısından Faydaları

Misvakla ilgili İndiana Üniversitesi Kimya Bölümü ve Kral Suud Üniversiteleri’nin çok ayrıntılı araştırmaları bulunmaktadır. Bu araştırmalardan özet olarak şunları söyleyebiliriz: Misvak anti-septik anti-mikrobiyal maddeler içerdiğinden, dişler kadar diş minesi, ağız içi yaraları, boğaz ve damak için de faydalıdır.

Bilimsel araştırmala, misvakın 30 kadar kimyevî ve organik madde içerdiğini göstermiştir. Bunlar, diş parlatıcı ve temizleyici maddeler olduğu kadar sindirim sistemini iyi yönde etkileyen faydalı maddeler de içermektedir. Bu maddelerden bazılarını sayacak olursak:

-Diş etlerini iyileştirici C vitamini,
-Diş minesini koruyucu çam sakızı,
-Diş etlerini uyarıcı trimetil ami,
-Diş etlerini sıkılaştırıcı astrinjent,
-Ağızda asit üretimini önleyici, diş çürümesini önleyici benzylisothiayanat,
-Mikrop öldürücü, iltihap kurutucu jogolon,
-Beyin için önemli olan fosfor ve ayrıca kalsiyum ve potasyum…
-Misvağın pankreas, mîde asiti, mîde ülseri ve böbrekler üzerine müsbet yönde etkisi vardır.
-Ağız içi asiti dengelediği, kan serumunu çok hafif aktive ettiği, şeker düşürücü olduğu, iltihap kuruttuğu ve idrar söktürücü olduğu da laboratuar çalışmalarıyla ispatlanmıştır.
-Sindirimi kolaylaştırdığı gibi mide asidinin dengede kalmasına da faydalıdır.
-Diş çürüklerinden kaynaklanan göz tansiyonun düşmesini de misvakkullanarak önleyebiliriz.
-Diş taşları, tabiî bir yol olan tükürükten meydana geldiği için, düzenlimisvak kullanarak tükürükteki kalsiyum tuzlarının dişe yapışması ve diş taşı oluşumu engellenmiş olur.


Misvakın Dini Yönden Faydaları

-Sünnete ittibâ niyetiyle olduğu için Allâh’ı râzı eder.
-Misvak kullanan dünyadan temiz olarak çıkar.
-Misvak kullanana Peygamber Efendimiz mağfiret diler.
-Peygamber Efendimiz’in Kevser havuzundan içmek nasip olur.
-Melekleri sevindirir.
-Arş o kimseye duâ eder.
-Kabrin geniş olmasını sağlar.
-Sevapları arttırır.
-İhtiyarlığı geciktirir.
-İman ile şehâdet getirerek ölmeye vesile olur.
-Sırattan çabuk geçmeye yardımcı olur.
-Hitâbeti güzelleştirir.
-Kekemeliğe faydalıdır.
-Sesi güzelleştirir.
-Yüzü güzelleştirir.
-Gözün nûrunu arttırır.
-Kalbi temizler.
-Hazmı kolaylaştırır, vücut hararetini giderir.
-Kalp ve mide sinirlerini kuvvetlendirir.
-Mideyi düzeltir.
-Bedeni kuvvetlendirir.

(Bkz: İmâm-ı Gazâlî, İhya; Muhammed Hamdi Erdem, Ruhu İslam, s. 113-114)


1 Eylül 2013 Pazar

Bugün Pazar...







     Bugün Pazar...
     Masamda çay, aklımda sen var..
     Hafif esse de rüzgar, içimde fırtına kopar...
     Bir yudum daha alırken, gözlerim uzaklara dalar...
     Zihnimde dolaşır olmaz bir hayal..!
     Radyoda çalar, Rafet der; "yanımda kal"
     Balkonda da daha tatlı gelir çay...
     Aman sakın etmeyin nazar :)

     Gönül frekansımın tuttuğu yar!
     Senin de içini ısıttı mı?
     Benim içtiğim çay...!

     ~ Aşk-ı Züleyha ~
        (Mayıs- 2012)



29 Ağustos 2013 Perşembe

~ Gençlere Örnek Gösterilen Bir Zındık: Ali Şeriati ~

Aslen şiî olup şiîlerin bile tasvip etmediği Ali Şeriatî diye biri var. Birileri, Peygamberimiz örnek olarak yetmezmiş gibi onu örnek bir şahsiyet gibi göstererek, müslüman gençlerin zihinlerini onun bozuk fikirleriyle doldurmak peşinde. Bu gayretkeşlerden biri de Mustafa İslamoğlu…

Allayıp pullayarak gençlere sundukları Ali Şeriatî’nin Peygamberimiz’e bile hakaret ettiğini geçen sayımızda anlattık. Bu yazımızda, onu kendi sözleriyle daha yakından tanıtacağız. Tanınmalı ve hangi derekelerde olduğu bilinmeli ki, onu yüceltenler de tanınmış ve bilinmiş olsun.

Şeriatî’nin MUHAMMED KİMDİR isimli kitabına bakıyoruz. Görelim bakalım, Mustafa İslamoğlu’nun öve öve bitiremediği bu mahlûk, İslâm büyükleri hakkında neler yazmış. Başlıyoruz. Bismillah:

1- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkındaki iftiraları şöyle:

“Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.”

“Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)

Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir. İslâm’ı, “şiarlar” ve İslâm rehberini “şiarları yücelten”den başka bir şey olarak niteleyemiyordu. Servet ve süse, kavmine ve kendine düşkünlüğü, büyüklere ve altına, güç ve kan sahiplerine saygıda bulunma, onun ruhunda o kadar güçlüdür ki, onun ahlâkî bağı, İslâm’dan daha çok cahiliyeye yakın ve iç içedir. En büyük tehlike, tehlikeli ve güçlü Beni Ümeyye hanedanına mensup oluşudur. Kuşkusuz O’nun böyle bir ruhsal yapı ve görüş açısıyla, bu uyanık, layık İslâm maskesi takmış güçlü düşmanların elinde bir “sadık uygulayıcı”dan başka bir konumu olmayacaktır. (s: 318)

2- Bir gurup ashabı Hazreti Ali (Radıyallahü anh) aleyhinde olmakla suçlayıp sonra Hazreti Ebûbekir (Radıyallahü anh) Efendimiz’e şöyle dil uzatıyor:

“…bu grupla Ebu Bekir’in cahiliyedeki özel ilişkisi tamamen belirgindir.”

“… Ebu Bekir bu gizli grubun seçkin şahsiyetidir.”

Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) güya arap köleleri serbest bırakmak için şöyle bir tavsiyede bulunmuş:

“Allah bize bir çok acem köle bağışladığı için, arabı köle olarak kullanmak gerekmez.”

Bu iftiradan sonra lafı dolandırarak, Hazreti Ebûbekir Efendimiz’i câhiliyenin eksik terbiyesiyle suçluyor:

“…bunlar gibi düşünce ve duygusundaki birçok zaaf noktaları, İslâm’dan öğrendiği üstün faziletlere karşılık, geçmişteki terbiye etkilerini hatırlatıyor.” (s: 321)

3- Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’a karşı gizli bir grup oluşturulduğunu anlattıktan sonra, bu hareket içinde olanları –ki bunlar başta Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) olmak üzere Aşere-i Mübeşşere’den olan zatlar oluyor- bu grubun tavrını şöyle ifade ediyor:

“Ali’ye karşı beslenen kinler.”


4- Sıra geliyor Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e dil uzatmaya. Güya Peygamberimiz Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp susmuş:

“Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.”

Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i suçlamaya devam ediyor:

“Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?”

“…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322)

Bu da tarihe iftira. Tarihte Hz. Ali Efendimiz en kötü adam olarak mı tanıtıldı?

5- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) cennetlik olduğunu müjdelediği zat hakkında kullandığı ifadeye bakın:

Abdürrahman bin Avf …mal severliği süse düşkünlük huylarını, câhiliyeden kendisiyle birlikte taşımaktadır. “Menfaat” ile “hakikat” onun gözünde ayrılmaz bileşik ve birbirinden ayırt edilmez bir olgudur. (s: 323)

6- Meşhur Gadir Hum hadisesini anlatırken, tarihe iftira ediyor: “ashab Ali’ye biat etti” diyor. (s: 323)

Bu yalanı söylemekle farkında olmadan öyle bir açık veriyor ki, demeyin gitsin. Bi kere Gadir Hum hadisesi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) zamanında olmuştur. Peygamberimiz hayattayken Hz. Ali’ye biat edilmesi bahis mevzuu olur mu hiç!

7- Resulüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hastalığı anında sefere çıkmak üzere olan Üsâme ordusundan bahsederken şöyle diyor:

“Ebûbekir ile Ömer sıradan asker idi. Bu mesele onların ağrına gidip, açıkça Üsame’nin komutanlığına itirazda bulundular.” (s: 324)


Bu söz bir acem yalanı olup gerçek tamamen tersidir. Üsâme Hazretleri genç ve tecrübesiz olduğu için başka bir kumandan tayininin daha uygun olacağını söyleyenlere Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh); “Ben, Resûlüllah’ın tayin ettiği kişiyi kumandanlıktan alamam” diye cevap vermiştir. Hatta Hz. Üsâme at üzerinde olduğu halde kendisi yaya olarak onu Hazreti Resûlüllah’in tayin ettiği kumandan olarak uğurlamış, Üsâme (Radıyallahü anh) bundan sıkılıp ata onun binmesini isteyince de; “Allah yolunda birazcık da bizim ayağımız tozlansa ne olur” diye cevap vermiştir.

8- Vefatından önce herkese hakkını vermek isteyen Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle söylediğini yazıyor:

“Ey halk, kimin sırtına kırbaç vurmuşsam… kime küfür etmişsem…” (s: 329)

Hâşâ, Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i başkalarına küfür eden biri olarak gösteriyor.

9- Hazreti Ömer’in, Ashâb-ı kiramın diğerleri gibi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in yolunda canını feda etmekten çekinmeyeceğini bütün müslümanlar bilir. Ama Ali Şeriatî, Peygamberimiz’in ömrünün son saatlerinde bir şeyler yazmak istemesi üzerine, Hz. Ömer’in Peygamberimiz hakkında şöyle söylediği iftirasını yapıyor: “Bu adam savsaklıyor.” (s: 333)

10- Bütün tarihlerin yazdıklarına göre, Peygamberimiz, başı Hz. Aişe validemiz’in göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etmiştir. Şeriatî ise tarihe yalan bir not düşerek bu son hali şöyle anlatıyor:

“Ali, Muhammed’in başını göğsü üzerine aldı.” (s: 336)

Görüldüğü gibi, kitap boyunca Hazret kelimesini kullanmamakta ısrar ediyor.

Değerli okuyucular! Ali Şeriatî’nin bir de Hac isimli kitabı var. Bir de ona göz atalım.

Kitap, Ejder Okumuş tarafından tercüme edilmiş. Elimizdeki 2. baskı Şûrâ Yayınları’na ait. Nisan 2001…

4. sahifede “Yayıncının Notu” olarak şu cümleler göze çarpıyor:

“Bu kitap, Şehid Ali Şeriatî’nin bizzat gözden geçirip ilâveler yaptığı ve “Öğretmen Şehid Dr. Ali Şeriatî’nin Eserlerini Derleme Bürosu”nun külliyat arasında yayımladığı Farsça son Hacc baskısının tam çevirisidir.”

Demek ki neymiş? Ali Şeriatî bu kitabı bizzat kendisi gözden geçirmiş. Aşağıda madde madde verilecek bilgileri lütfen bunu bilerek değerlendiriniz.

1- Daha başta zehirini kusuyor. Diyor ki: “Ve yine biz, aynı yöntemle, İslâm mezhepleri arasında bir mukayese yapsak, İslâm dâhilinde bulunan Şia’yı, dinler arasında İslâm’ı nasıl görüyorsak öyle görürüz.” (s: 8)

2- Şeriatî’nin, Hac hakkındaki şu ifadesine bilhassa dikkat: “Ve Hacc: Müslümanlar arasında her yıl tekrar edilen en çirkin, en mantıksız eylem!” (s: 9)

Bu söz üzerine biz de diyoruz ki, bu sözün sahibi en alçak en rezil insan…

3- Müslümanları şöyle suçluyor: “Kur’an’ı yok edememiş kapatmışlardır. “Kitab”ı “teberrük edici şey” haline getirmişlerdir.” (s:11)

Açıkça, müslümanları Kur’an’ı yok etmek için uğraşmakla suçluyor. Teberrük/bereketlenmek kötü bir şeymiş gibi, Kur’an’ı teberrük edilen şey haline getirmekle suçluyor.

4- Bakın hacda tavaf eden Müslümanlara nasıl hakaret ediyor:

“Yemenliler, saçları perişan ve pis, gözleri çökmüş, bellerine ip bağlamışlar, her biri mezardan çıkmış tıpkı bir hortlak gibi. Ve siyahlar; iri, uzun boylu ve kazık gibi, dudaklarını köpük bürümüş…” (s: 71)

Bu sözler, bir Müslümanın din kardeşleri hakkında söyleyeceği sözler olamaz. Onların görüntüleri böyle olsa bile bu ifadeler kullanılamaz. Öbür taraftan hacda, kötülükler görülmez, gizlenir, iyilikler anlatılır.

5- İmanî bakımdan uygun olmayan öyle benzetmeleri var ki, aşağıda da göreceğiniz gibi, bu teşbihlerin her biri en hafifinden insanın imanını sarsar. Yazının fazla uzamaması için bunları kısa değerlendirmelerle verelim:

a- Hacer Vâlidemiz’den câriye diye bahsederek şöyle diyor: “Allah, Afrikalı siyah bir câriyenin evinde.” (s:49) Allah, -hâşâ- Hz. Hacer’in evindeymiş.

b) “Allah, dünyanın kalbi, varlığın mihveridir.” (s:50) Allah –hâşâ- dünyanın kalbiymiş.

c) “Allah ve insanlar/topluluk bir cihette, bir saftalar.” (s:50) Allah –hâşâ- insanlarla aynı saftaymış.

d) “Allah’ın çevresinde tavaf yapıyorsun.” (s: 54) Kâbe’ye Allah diyor. Hâşâ! Tavaf Allah’ın çevresinde yapılıyormuş.

e) “Vay be! Bu tevhid …seni Allah’la diz dize oturtuyor. …Allah’ın benzeri olarak görüyor. “ (s:56) Allah’la diz dize oturmak, Allah’ın benzeri olmak… Bu benzetmelerin insanı ne hale getireceği ehlince malum.

f) “İlâhî özün, içinde, Allah’ın ruhu girdaptan doğup başını kaldırıyor. Nereden? Allah’ın elinin sağ elinin altından.” (s: 59)

Altı çizili yerlere dikkat. g) “.. sa’y et. Fakat çember çizerek değil, çembersel çaba, değirmen eşeğinin sa’yi gibidir, kısır döngüdür, sonuçta başa dönersin. Böyle bir şey, “abes”, “anlamsız”, içi boş daire, içeriksiz, hedefsiz: Tıpkı sıfır gibi.” (s: 67)

Sa’y ile tavafı karıştırıyor. Sa’y istense de zaten çembersel yapılamaz. Değirmen eşeğinin sa’yi gibi diye bir benzetme yapanın kendisi eşekten aşağı olmaz mı!

Kâbe’nin etrafında yapılan tavafı da sıfır olarak görüyor.

h) “Ey insan! “Allah’ın ruhu”! (s:80) Burada insana, “Allah’ın ruhu!” diye hitap ediyor.

i) “Ey hacı, yolun sonunda Allah seni beklemekte…” (s: 91) Bu söz de sâfî küfrî bir benzetme…

j) Müzdelife’den Mina’ya hareket edecek hacıları, yıkılmaz bir duvara benzettikten sonra şöyle diyor: “Bu çelik duvarı dünyada yıkabilecek hiçbir güç yoktur. İbrahim ve Muhammed dahi yıkamaz.” (s: 106)

Görüyor musunuz hâinliği!.. Böyle bir duvarı yıkmayı hedeflese hedeflese ancak kâfirler hedefler. İbrahim (Aleyhisselâm) ile Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i bu çelik duvarı yıkmak istiyor gibi gösteriyor. Bu çelik duvarı yıkma cürmünü Hz. İbrahim’e ve Peygamberimiz’e yüklemek ise, olsa olsa imansızlık alâmetidir.

k) “Ki sen, tek bir “varlık”sın: Kendi “mahiyet”ini kendin yaratmalısın.” (s: 112) Allah’a ait olan yaratmak kelimesini insana izafe ediyor.

l) “Savaş İbrahim’in içinde, Allah’la İsmail arasında savaş.” (s: 119) Eh, bu artık sapıklığın dik âlâsıdır.

m) “Hâtemül Enbiya dahi kendini korumasaydı sarsılabilir düşebilir, yaptıklarını heba edebilirdi. O bile şirkten masum değildir!” (s: 129)

Değerli okuyucular. Peygamberler hakkında bu ifade kullanılamaz. Çünkü peygamberler Allah tarafından korunmakta olup şirke düşmek şöyle dursun sıradan günah işlemekten bile uzaktırlar. Böyle sözler, ancak imansız ağızlardan çıkar.

6- Ali Şeriatî’nin cahilliklerine gelince:

a) Haccın başlangıcını zilhiccenin 9. günü olarak anlatıyor. (s: 79)

Halbuki hac, Zilhiccenin 8. günü başlar.

b) “Âdem doğduğu zaman” (s: 84) diyor

Hazreti Âdem doğmamış, topraktan yaratılmıştır… c) “Hacta ilk hareket Arafat’tan başlar” (s: 86) diyor.

Yanlıştır. Hac Mina’dan başlar.

d) Şeytan taşlamak için toplanacak taşları şöyle tarif ediyor: “Cevizden daha küçük, fıstıktan daha büyük” (s: 101)

Yanlıştır. Doğrusu şöyle: Nohuttan büyük, fındıktan küçük.

Milyonlarca hacı cevizden küçük taşlar toplasa Mina’da taş dağı meydana gelir.

f) “Demek Allah için insan kurban etmek yasak oluyordu. Oysa geçmişte bu, yaygın bir dinî gelenek ve ibadetti.” (s: 135)

Dinî gelenek derken hak dini kastetmektedir. Oysa hak dinde insan kurban etmek gibi bir gelenek ve ibadet yoktur.

g) “Şimdi her şey sona erdi. Nerede? Mina’da!” (s: 146)

Yanlış. Hac Mina’da bitmez. Çünkü daha ziyaret tavafı yapılacaktır.

h) “Bugün Zilhiccenin onu. Kurban Bayramı, Hacc sona erdi.” (s: 146)

Yanlıştır. Taşlama devam etmektedir.

i) “Bu üç günde (bayramın üç günü) Mina bölgesinden dışarı çıkmak yasak! Ka’be’yi tavaf için bile geceleyin dışarı çıkmaya hakkın yok.” (s: 147)

Bu da ancak zır câhillerin düşeceği bir yanlış. Böyle bir yasak yok.

7- Şeriatî’nin Hac kitabında bazı mübârek isimler geçiyor.

Meselâ:
Harun kelimesi 1 defa,
Peygamber kelimesi (Peygamberimiz kastedilerek) 3 defa,
Musa kelimesi 4 defa,
Ali kelimesi 5 defa,
Hüseyin kelimesi 6,
Hacer kelimesi 9 defa,
Muhammed kelimesi 10 defa,
Âdem kelimesi 21 defa,
İsmail kelimesi 90 defa,
İbrahim kelimesi 131 defa geçmektedir.
Buna rağmen hiç birini “Hazret” kelimesiyle anmıyor. Hiç birinde “Hazret” kelimesi veya “Aleyhisselâm” da yok…

Ali Eren

(uzun bir yazı ama bazı kişilerin bilmeden bu şahsı övmelerine ve sözlerini paylaşıp yolundan gidenlerden olmalarına sessiz kalamıyorum... bu yayını belki faydalı olabilir amacı ile paylaştım)